Hiç unutmam. Üniversite günlerimde Gebze’den Adapazarı’na gitmek için kalkış saatini bekleyen otobüse bindim ve camdan dışarıyı seyrediyorum. 4-5 yaşlarında üzerinde eskimiş elbisesi, çıplak ayağında terlikle dolaşan, sarı saçlı bir kız çocuğu gözüme çarptı. Elindeki sopayı bacaklarının arasına almış, muhtemel ki atcılık oynuyor. Hoplaya zıplaya giderken elindeki deyneği bırakıp yerden bir şey aldı. O kadar neşeliydi ki, hareketlerinden çok önemli bir şey bulduğunu sandım. Elindeki şeyle koşarak ilerde bir elinde poşet olan kadının yanına gitti. Kadının annesi olduğu belliydi. Heyecanla annesine bir şeyler söylüyor, mutluluğu gözlerinden okunuyordu.
Çocuğun bulduğu şey bir kola tenekesi, anne ise elindeki poşeti tenekeleri toplamak için taşıyordu. Muhtemel ki çocuk, topladığı şeyin karşılığında birşeyler alacağını düşünüyordu, yada karnını doyuracaktı. Tenekeyi poşete atıp annesine öyle bir sarıldı ki, kadıncağızın gözünden yaşlar dökülmeye başladı. Heralde annesi çocuğunun bu halde olmasını istememişti. Belki de başka çocuklar parklarda, bahçelerde, oynarken onun çocuğunun sokakta teneke toplaması zoruna gitmişti. Ama yinede başı dik bir şekilde, çocuğa belli etmeden gözlerindeki yaşı sildi ve yavrucağın elinden tutarak oradan uzaklaştılar.
Yardıma ihtiyacı olduğu halde dilenmiyordu. Kapı - kapı gezmiyordu. Yalvarmıyordu - yakarmıyordu. Ekmeğini kendi kazanıyordu. Çocuğuna da helal lokma yediriyordu. Ondan mutluluğu da esirgemiyordu. Helal olsun senin gibi insanlara, Allah yardımcın olsun. Allah çocuğunla mutluluğunu bozmasın, demekten başka bir şey gelmiyordu elimden.
Nerde bir yaşlı, bir özürlü, bir yardıma ihtiyacı olan insanı görsem hep “Çok Şükür, Yarabbi!” diyorum. “Sonsuz şükürler olsun. Ne mutlu ki sağım, sağlıklıyım, muhtaç değilim. Yardımını esirgeme kullarından”.