Köye giden en son yazlıkçı kafilesi de dönüyor. Elleri arabaları tıka basa dolu. Valizlerinin yanı sıra bir tarafta un, bulgur, elma-armut çuvalları, yoğurt çökelek bidonları, tere yağ, fasulye, ekmek, kutuları ve daha ne ararsanız… Sanki bütün köyü yüklenmişler, kışlık erzaklarını taşı toprağı altın olan İstanbul’un vermediğini dağ başındaki benim köyüm veriyor. Kira istemiyor, vergi istemiyor, su parası, yakacak parası istemiyor. Sen ona bakarsan oda sana bakıyor.
Gurbetin sıkıntısından yorulanlar orda huzur buluyor. Sanki biraz daha gençleşmiş, yüzleri biraz daha tazelenmiş ve hatta büyüklerimden çok duyuyorum hastalığı bile geçmiş bi şekilde dönüyorlar. Sırf bu sebepten bir an önce emekli olmayı ve huzuru, şehrin gürültüsü ve geçim kalesi olmadan günlerimi geçirmek köyde istiyorum ama diğer taraftan insan ömrü kısa, bakalım o kadar yaşayabilecek miyiz, birde emekli olunca bakalım sağlığımız yerinde olarak gerektiği gibi köyün keyfini çıkaramam diye korkuyorum.
Böylece benim uzaktaki şirin köyüm yine makus talihiyle baş başa kalıyor. Gurbette tutunacak dalı olmayan yada ben ekmeğimi memleketimde de kazanırım diyen 3-5 aile ile besleyip büyüttüğü evlatlarının sırt çevirdiği yada onlara yük olmamak için köyde kalmayı tercih eden birkaç yaşlı insan kalıyor. O kadar sessiz ve sakin ki düşünün kışın köyün içine kadar giren ayı ve domuzlar olduğu söyleniyor. Kışın köyde bir yabancıyı görmek insanı ne kadar heyecanlandırır tahmin edebiliyorum.
Orada kalan tüm dost ve akrabalara o köye, köy olduğunu hissettirdiği için, dumanını tüttürmeye devam ettirdiği için, ve Allah muhafaza ilerde olabilecek bir afette benimde sığınacak bir köyüm var dedirttiği için hepsine şükranlarımı sunuyorum.
Elbet bir gün gelirde düşerim yollarına,
Hayalimde değil artık olurum kucağında,
Sonunda muradıma ererim belki ama,
Beyaz kefenler içinde yatarım toprağında…