SON “NEFES” VATAN SAĞOLSUN
Bir yandan Kürt açılımı bir yandan da şehit haberleri ile bunalmışken geçtiğimiz ay vizyona giren "Nefes" filmi epey ilgi görüyor. Irak sınırında görevli 40 askerin hikayesinin anlatıldığı Nefes filmi mehmetçiğin destansı öyküsünü anlatmakta. Her askerin ve askerlik yapanın kendinden bir parça bulabileceği bu filmi, fragmanlarından izlediğim ve giden arkadaşlarımdan duyduğum kadarıyla her Türk evladının izlemesi gerekiyor. Buradaki ana fikir ölümün nefesini her an ensende hissettiğin ama vatanın, milletin ve ailen için ayakta durman gerektiği ve bunun içinde katlanın sıkıntılar anlatılıyor.
Böyle filmleri izledikçe benimde herkes gibi milliyetçilik duygularım kabarıyor. Birden savulun ulan ben geliyorum. Hepinizin postunu yere sereceğim diyesim geliyor. Ama işin gerçek tarafına bakarsanız yirmi dokuz yaşından sonra benim gibi evli ve çocuklu birinden ancak kazasız belasız bir atlatsakta evimize dönsek denmesi beklenir. Ama askerlik ortamına girince çoğu zaman o duygu insana geridekileri unutturuyor. Şimdi benim gözümle bilmeyenlere anlatmayı veya gidipte unutanlara biraz hatırlatmaya çalışacağım…
Askerlik
Asıl manası namus ve vatan borcu, kutsal görev, erkekliğin göstergesi gibi deyimlerle anılır. Bu asıl düşüncenin altında birde diğer manaları da vardır. Sevdiklerinden ayrılık, işinden arkadaşından uzaklaşma, yaralanma ve geri dönememe sıkıntısı gibi. Bazılarına göre ise 460 günlük stres, devrecilik korkusu, yeşil kompleksi, eğitim ve ictima sıkıntısı, sabır ve hasretlik..
İlk bakışta bu karmaşık düşüncelerle başlanan fakat tezkereci denilen son günlere gelince herkes daha farklı bakar askerliğe. Ne çabuk geçmiş denilir geride kalan günlere bakıldığında. Acısıda olmuştur ama bu yönleri zaten beklendiğinden tatlı maceralarım biraz daha beyinleri meşgul eder. Bazen o günleri bir daha görebilecek miyim deriz, yada böyle dostlar bir daha karşımıza çıkar mı? Aynı kaderi paylaştığım, aynı sıkıntıyı çektiğim can dostlarım olacak mı denilir.
Hele birde ailene, sevdiğine kavuşma beklentisi var ya insanı acayip etkiliyor. O zaman bitse de kurtulsak diyorsun. Bitmesi istenen burada bence askerlik değil, bu değişik ruh hali, bunalımla ve özlemle geçen günlerin sona ermesidir.
Şafak 29
Hudut kartalı derler, işte biz buyuz,
Farketmez bizim için kar, kış, soğuk, buz,
Kalsak ta buralarda, biçare aç susuz,
Her şey buraya kadar, 29 gün sonra yokuz,
Dörde dört tertibimiz, devrelerden sonuncuyuz,
20 martta iniyoruz, şurda kaldı tam otuz,
Bu günüde atlattık mı, atarsa yirmi dokuz,
Her şey buraya kadar, 29 gün sonra yokuz,
Hayırlısıyla bitiyor da, sonunda gidiyoruz,
Evimize kavuşalım, başka bir şey istemiyoruz,
Kalanlara önce sabır, sonra huzur diliyoruz,
Her şey buraya kadar, 29 gün sonra yokuz.
Yemekleri bir başkadır, ne tad vardır, nede tuz,
Kalorifer nadir yanar, sular donar olur buz,
Ayda bir banyo olsa, hepimiz mutlu oluruz,
Her şey buraya kadar, 29 gün sonra yokuz.
Piyadenin abisiyim, benim yaşım 29
Mekan İstanbul 34, vatansa Gümüşhane 29,
430’u bitirdik, kaldı şafak 29,
Her şey buraya kadar, 29 gün sonra yokuz…
(04/06/2006)K.AĞRI
Acemi birliğimi Ocak ayında Antalyanın güneşli havasında rahat rahat sürdürüken dağıtım duyurusu yapan üsteğmen hayatımı değiştirecek o soruyu sordu. Oğlum sen nerede askerlik yapmayı bekliyorsun bende kendimden emin bir şekilde yakınlarımın yaptırdığı torpillere güvenerek “İstanbul’da komutanım” dedim. Alaycı bir tavırla komutan “Iğdır” deyince şok olmuş bir vaziyetle yerime oturdum. Komutan orada askerlik yapanlar vatan evladı değil mi deyince “bayrağın dalgalandığı her yerde şerefle askerlik yaparım” dedim ama derken içimde yanan ateşi o görmüyordu.
Coğrafya dersinde Iğdır’ın doğu Anadolu’nun Adana’sı olduğunu öğrenmiştik ama unuttuğum Ağrı dağının Iğdır sınırları içinde olduğudur. Şubat ayının – 40 derece soğuğunda, bir metrenin üzerindeki karıyla, 2500 metre rakımıyla, sanki sürgün bölüğü olan Gökay’a gelmiştik.
Gökay, bu Türkiye’nin en doğusundaki, en yüksek bölüğünden zor iklim ve arazi şartlarına sahip Ülkemizin yanı sıra İran, Ermenistan ve Nahcivan’ı aynı anda görebilen, yıldızların sanki elle tutulabilecek kadar yakın göründüğü, çok zaman beyaz bulutların aşağıda, masmavi denizi andıran gökyüzü de yukarıda olduğu, bu tüm tabiat olaylarını alt-üst eden bu olayı görebilecek başka bir yer yoktur heralde..
Ağrı dağında askerlik
Akşam erken iner Ağrı dağına, kurt olsan, çakal olsan fark etmez,
Ne suğuğna dayanıklılığın, nede çatal yürek civan oluşun,
Kar etmez inceden içine dolan, alıp götüren hasrete,
Gün erken doğar Ağrı dağına, Şafağın erken atması kar etmez,
Birden ağlamaklı olur insan, aklına geldikçe tüm sevdikleri,
Ruhunun mu, kalbinin mi, sesini dinleyeceksin anlamazsın,
Aynı acının ıstırabındadır, dikenli bir gül ve garip bülbül,
Başlar koymaya askerlik, yalnızlık, can sıkıntısı,
Nemrutun kızını söyler koğuşta biri, bense başka diyardayım ranza dibinde,
Ve hep olmayacak hayaller kurarım, kendi başıma,
Gülünç acı ve iyilik doludur, çocuksu düşlerim.
Vurulsam şehit olsam derim mertçe bir çatışmada,
Gözü kara giderdim, arkada bekleyenim yokmuş gibi,
Hiç biri olmaz halbuki, güler geçerim, boş hayallere,
Başlar gece devriyesi ayak sesleri koridorun taa başında,
Korkusuz, kaygısız, şerefli o görevin neşesinde,
Göz yaşlarımı göstermeden ağlarım, atarım içime,
Derdimi kederimi kimse bilmesin diye,
Kanatır yüreğimdeki sancı bitirir beni öldüresiye,
Biliyorum sendemi diyeceksin ama, offf of…
Hasretlik birden çöküyor Ağrı dağına ve dışarıda adam gibi bir hayat düşüncesi..
Gel de kahirlenme……
(14/01/2006 Küçük Ağrı Dağı doğusu-Gökay bölüğü- Rakım=2500 metre)